Herkes uzun ömürlü olmak ister. Hem ruhsal hem de fiziksel açıdan uzun ömürlü olmak hayata daha da hayat katar. Peki uzun ömürlü olmak ve sıhhatli yaşamak için nelere dikkat etmemiz gerekiyor?
Newsweek dergisi, ABD ve Japonya’da yaşları 100′ü geçen insanlar üzerinde yaptığı araştırma sonuçlarını yayınladı. Hâlen ABD’de 100 yaş üzerinde 62 000 kişi yaşıyor.
Tavsiyeler şöyle:
1. Uzun ömürlü olmak için, önce sağlıklı ve düzenli bir hayat yaşamalı.
2. Yemek, uyku, konuşma az olmalı.
3. Tabii yiyecek ve içeceklerle beslenmeli.
4. Sebze ve meyve ilk sırayı almalı.
5. Alkol, uyuşturucu ve sigaradan çok uzak durmalı.
6. Bol sarımsak, zeytinyağı ve balık yemeli.
7. Günde belli miktarlarda egzersiz veya yürüyüş yapmalı.
8. Mutlu bir aile hayatı sürmeli.
9. Stres ve heyecandan uzak durmalı.
10. Her yaşta, yorucu olmayan çalışma hayatı devam etmeli.
11. Kuvvetli bir dinî inançla, moral ve huzur sahibi olmalı.
http://www.saatlimaarif.com/detay.asp?ContentID=3789 |
Tweet This Post
Büyük İslâm âlimi ve mütefekkir Hüseyin Hilmi Işık Efendi, 8 Mart 1911′de (Hicrî 1329) İstanbul Eyüp Sultan’da doğup, (bugün) 26.10.2001 (Hicrî 9 Şaban 1422) tarihinde ahirete irtihâl etti.
Eyüp Sultan Reşadiye Numûne Okulu’nu ve 1929′da askerî liseyi birincilikle bitirdi. Eczacılık Fakültesine girerek askerî eczacı oldu. Gülhane Hastanesi’nde bir senelik stajını birincilikle bitirip, üsteğmen olarak Askerî Tıbbiye Okulu’na müzakereci tayin edildi. Bu arada Kimya Fakültesi’ne kaydolarak, yüksek matematikçi Von Mises’ten, mekanik profesörü Prager’den, fizikçi Dember’den, teknik kimyacı Goss’dan ders aldı. Kimya profesörü Fritz Arndt’ın yanında çalıştı, takdirlerini kazandı.
1936 senesinde Türkiye’nin ilk kimya yüksek mühendisi diplomasını aldı. Ankara Mamak’ta zehirli gazlar kimyageri yapıldı. Burada 11 sene kaldı. Orada Almanca da öğrendi. Harp gazları mütehassısı oldu. 1947′de Bursa Askerî Lisesi’nde kimya öğretmeni, sonra öğretim müdürü oldu. Burada ve sonra Kuleli, Erzincan Askerî Liselerinde uzun seneler kimya öğretmenliği yaparak yüzlerce subay yetiştirdi. Kıdemli albay iken, 1960 yılında emekli oldu.
Emekli olduktan sonra, İstanbul’da Vefa Lisesi, Cağaloğlu ve Bakırköy Sanat Enstitüleri gibi çeşitli okullarda matematik ve kimya öğretmenlikleri yapıp, çok sayıda imanlı genç yetiştirdi.
Hayatı boyunca; insanlarla iyi geçinmeyi, güzel ahlâk sahibi olmayı, fitnelere karışmamayı tavsiye etmiştir.
Hüseyin Hilmi Işık Efendi, büyük İslâm âlimi Seyyid Abdülhakîm Arvâsî “rahmetullahi teâlâ aleyh” hazretlerini, 1929 yıllarında tanımakla ve ona hizmet etmekle şereflendi. Bu zatın sohbet ve derslerinde, feyz ve ihsanlara nâil oldu. Sarf, nahv, mantık, fıkıh, hadis, mâkul ve menkûl, usûl ve fürû ilimlerini tâlim etti. Arapça ve Farsça tercümeler yaparak gençliğe hizmet etti. İcâzet-i mutlaka almakla şereflendi. Başta; Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye olmak üzere, 14 Türkçe ve bunların tercümeleri olan diğer dillerdeki pek çok kitapları vardır.
26 Ekim 2001 Cuma gecesi, tedâvi gördüğü Türkiye Hastanesi’nde vefât etti ve Eyüp Sultan Kabristanı’ndaki aile mezarlığına defnedildi.”Rahmetullahi teâlâ aleyh”
Hüseyin Hilmi Işık Efendi hakkında geniş bilgiyi www.huseyinhilmiisik.com adresinde bulabilirsiniz.
Kaynak: http://www.saatlimaarif.com/detay.asp?ContentID=3816
Tweet This Post
Kızılelma, tarihte Türk cihan hâkimiyeti ülküsünü temsil eden bir semboldür. Bu ülkünün esasını i’lâ-yı kelimetullah da denilen gazâ ruhu teşkil eder. Bu da İslâm dininin her yerde işitilmesini temin etmek demektir. Kızılelma, Eski Türklerden beri hükümet erkânının da, askerin de, halkın da haberdar olduğu bir ideal idi.

HAKKIN BENİ GÖNDERDİĞİ YER
Kimine göre Kızılelma müşahhas (somut) bir semboldür. Bizans tahtının üzerinde veya Ayasofya kubbesinden sarkan ve Hazreti İsa’ya ait olduğu söylenen altın top yahut Ayasofya önünde İmparator Iustinianus heykelinin elindeki altın küre sebebiyle İstanbul Kızılelma olarak anılmıştır. Fetihten az evvel bu küre düşmüş ve bir daha yerine konamamış; bu da Bizans’ın düşüşüne işaret sayılmıştı. Üstelik imparatorun eli yeni fâtihlerin memleketi olan doğuyu gösteriyordu.
İstanbul’un fethinden sonra, Papalığa ait San Pietro Kilisesi’nin bakır renkli kubbesi veya mihrabındaki altın toptan dolayı Roma Kızılelma sayıldı. Roma’nın fethedileceğine dair hadîs-i şerif sebebiyle Müslümanlar Roma’nın fethini hedef edinmişti. Bundan dolayı Kızılelma tabiri en çok Roma için kullanılmıştır. Yıldırım Sultan Bayezid, cülûs tebriki için gelen ecnebilere, “Roma’ya kadar gidip, atımı San Pietro mihrabında yemleyeceğim” demişti.
Zaman ilerleyip fetihler arttıkça Kızılelma mefhumu da değişmiştir. Evliyâ Çelebi Kızılelma’nın cihan hâkimiyeti idealinin hedefini teşkil eden ve Hristiyanlığın merkezi pozisyonundaki altı meşhur “Frenk Şehri” olduğunu söyler. Bunlar Kızılelma Sarayı’nın bulunduğu Budin, Kızılelma Kilisesi’nin bulunduğu Estergon, İstolni Belgrad, çan kulesinde altın top asılı Sen Stefani Kilisesi sebebiyle Beç (Viyana) ve Köln gibi fetih planı içindeki şehirlerdir. İlk üçü Macar, diğer ikisi Avusturya Kralı’nın pâyitahtı idi. Budin’in fethi üzerine şairler padişahı Kızılelmayı aldığı için tebrik eden şiirler yazmıştır. Sâbit’in mısraı şöyle: Kızılelmayı tığiyle kim aldı şah dedim tarih. Hayretî de der ki: Çıktı bir sahibi kemal dedi ana tarih/Şahım Kızılelma’yı ayva ile doldurdun.
Üç kıtanın birleştiği yerde devlet kurmadan evvel, Osmanlılar bunu millî vicdanlarında kurmuşlar ve bütün hamlelerinde o büyük ülkünün gittikçe uzaklaşan hudutlarına doğru atılmışlardır. Ana vatana her taraftan genişleyen bir harita çizilmiş gibidir. Gönüllerdeki bu haritanın türlü istikametlerindeki büyük merkezlerine hep Kızılelma denmiştir. Ömer Seyfeddin’in 1917′de yazdığı Kızılelma adlı hikâyesinde Kanuni Sultan Süleyman Kızılelma’yı “Hakkın beni gönderdiği yer” olarak tarif eder. Nitekim bu padişah arada bir askerlerin kışlalarını ziyaret edip şerbetlerini içer, sonra bardakları para ile doldurur, ayrılırken “Kızılelma’da görüşürüz” derdi. Asker de “Destiye kurşun atar, keçeye kılıç çalarız, padişahım seninle biz, Kızılelmaya dek gideriz” derdi. Yahya Kemal de bu ülküyle coşup şöyle söylemiştir:
Çıkdı Otranto’ya pür velvele Ahmed Paşa,
Tuğlar varsa gerekdir Kızılelma’ya kadar.
KIZIL RENK MURAD RENGİ
Kızıl renk ve elma eski Türk töresinde derin mânâlara sahiptir. Elma muradı ifade eder. Masallar “Gökten üç elma düştü” diye biter. Kızıl renk de murad rengidir. Bayrak kırmızıdır. Gelinlik kırmızıdır. Lohusa yatağı kırmızıdır. Kırmızı, her gün doğuşuyla dünyaya hayat ve ümit veren güneşin rengidir. Doğarken ve batarken altın top şeklindedir. Sadece Çingeneler değil, bütün Şark bu renge tutkundur. Eski düğünler oğlan evinden kalkan bayrakla başlardı. Tepesine kızıl bir elma yerleştirilen bayrak düğün müddetince kız evine dikilir; sonra tekrar oğlan evine getirilirdi. Kızılelma aynı zamanda altın top demektir. Çünkü kızıl, altın için de kullanılır. Böylece harbin ganimet faslına da işaret ederek heyecanı kabartır, cesareti arttırır.
Yunan mitolojisinde de Atlas’ın dört kızı (hesperides) altın elma ağacını korur. Altın Elma (küre) her yerde olduğu gibi Türk mitolojisinde de cihan hâkimiyetini ifade eder. Halk kültüründe de bilinir ve dile getirilir. Destan şöyle: Atam olur öğrendim ata binmeyi/pirimden öğrendim kılıç çalmayı/Dilerim Mevlâdan Kızılelmayı/Yan anam yan, bana derler Genç Osman.
Saltuknâme’de Avrupa içlerine yapılan bir sefer anlatılır: “Bir ulu şehre çıktılar. Bir ulu kilise kapısı üstünde bir altın top dururdu. Pes anda Sarı Saltuk eğitti, ‘Bu nedir?’ Eğittiler, ‘Buna Kızılelma derler’. Kasdetti ki o ulu altın topu indire. Hızır aleyhisselam geldi. ‘Hazreti Muhammed halifesi gele, o indire’ dedi.”
Bir de Alman efsanesi var: Kıyamete yakın Türkler Köln’ün altın elmasına (golden apfel) kadar gelip atlarını katedralin sütunlarına bağlayacak; ama sonra hepsi yok olacaktır. Buna Liechtenstein Kehâneti derler. Hatta Anadolu Felâketi’nden önce fazla coşkulu bazı Yunanlılar “Türkleri Anadolu’dan sürelim, ta Kızılelma’ya kadar” demişlerdi.
HAYALDEN HAYAL KIRIKLIĞINA
Kızılelma, Yeniçeri Ocağı’nın bozulmasıyla hayal kırıklığına dönüştü. Şair bunu şöyle terennüm eder:
Kızılelma kapusunu feth ederken nacağı,
Ne revâdır bozula Hazreti Bektaş ocağı.
Son devirde Ziya Gökalp’in öncülük ettiği “Yeni Milliyetçilik” telâkkisinde Kızılelma artık “Türk kavminin” cihan hâkimiyetinin sembolüdür. 1913′te yazdığı şiirinde şöyle der: Buymuş meğer Türk’ün Kızılelma’sı/Böyle demiş Oğuz Hanın yasası. Tarih boyunca hep batıya doğru olan Türk fetihlerinin yönü artık Orta Asya’dır. Yani “Kızılelma Turan’dır” demek istenmiştir. Nehirlerin doğuya akanı makbuldür, ama şehirler hep batı yönünde büyür.
SULTAN BAYEZiD’iN HEDEFİ
İstanbul’un fethinden sonra, Papalığa ait San Pietro Kilisesi’nin bakır renkli kubbesi veya mihrabındaki altın toptan dolayı Roma Kızılelma sayıldı. Yıldırım Sultan Bayezid, cülûs tebriki için gelen ecnebilere, “Roma’ya kadar gidip, atımı San Pietro mihrabında yemleyeceğim” demişti.
Kaynak: Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
http://www.saatlimaarif.com/detay.asp?ContentID=3820
Tweet This Post
|
Vefa Lisesi Ulu Hakandan yadigârdır mâlum ve hayli ünlü yetiştirir zamanında…
Adnan Adıvar, Hasan Âli Yücel, Hüseyin Cahit, Mehmet Âkif, Mithat Cemal, Sıddık Sami, Tarık Minkari…
Evet, ben de Vefalıyım ama vefalı olamadım. Hiç değilse şu isimlerinden birini anlatabilirdim pekâlâ…
Ama bu gün diyeti ödeyecek, mektepdaşlarımızdan birini yâd edip vaziyeti kurtaracağım inşallah.
Değerli bir edebiyatçımızdan söz açacağım size… Yahya Kemal Beyatlı’dan…
Söz açacağım dedim, doğru. Tamamen anlatmak için kitap çıkarmak lazım zira…
Efendim, şairimiz Üsküp’ün köklü ailelerinden birine mensuptur, 1884 yılında bir zemheri günü doğar, adını Ahmed Agâh koyarlar.
Tahsiline Üsküp’te başlar, idadiyi Selanik ve İstanbul’da tamamlar.

O günlerde güçlü esen muhalefet rüzgârı onu da önüne katar, Jön Türklere kapılır, Paris’e doğru yelken açar.
Siyaset daha caziptir ama babasına verdiği sözü tutar, fakülteye devam eder, Mülkiye diplomasını alır, duvara asar.
Bu arada Avrupalı edebiyatçılarla tanışır, yeni tarzlar üzerine kafa yorar. Tuhaftır ama Paris’te Doğu Dilleri Okulu’na devam eder Arabi ve Farisi okur Fransızlardan…
Paris’te geçirdiği 9 yılın ardından sıla hasreti ile yanar. Ani bir kararla yurda döner (1913) Darüşşafaka’da tarih, edebiyat muallimliği yapar.
O zamanlar öyle memur seçme sınavları filan yoktur tabii, nazır beyi selamla, git ertesi gün işe başla!
Derken Medresetü’l-Vaizin ve Darülfünun’da da derslere girer çıkar. Değişik bir üslubu vardır ve bu talebeleri pek sarar.
MEBUS, SEFİR, MÜSTEŞAR
Mütarekeden sonra Âti, İleri, Tevhid-i Efkâr, Hakimiyet-i Milliye dergilerinde yazılar yazar. “Dergâh” dergisini kurup bilfiil matbuat alemine adım atar.
Milli mücadelenin yanındadır ama eline silah milah almaz.
Kurtuluş savaşından sonra Lozan Konferansı’na katılır. Suriye ile sınır tespit komisyonlarında vazife alır.
O da arkadaşları gibi isim değiştirme modasına kapılır. Soyadı hususunda dedelerine sadık kaldığı söylenebilir. Şeyh suvar (atlı bey) lâkabına küçük bir takla attırır “Beyatlı” da karar kılar.
1923′te Urfa mebusu olur. Şimdi Üsküplü’nün Urfa’da ne işi var diye sorup da beni zorlamayın. Zaten bildiğimiz manada seçim de sandık da yoktur ortada. Hal böyle olunca Urfa’yı ve Urfalıları tanıması icap etmez, şehrin dertlerini ondan soracak değillerdir ya?
Aynen Yozgat ve Tekirdağ’ın problemlerini de sormadıkları gibi.. (Yozgat ve Tekirdağ’dan da mebusluk yaptığı anlaşılıyor inşallah)
O yıllarda Çankaya’ya yakın duranlar bir nevi ulufe alır, mebus ya da sefir yapılırlar. Yahya Kemal her iki nimete de kavuşur, başına adeta devlet kuşu konar. Avrupa’nın çeşitli başkentlerine (Varşova, Madrid, Lizbon) elçi olarak yollanır. Doğrusunu isterseniz diplomatlıkta zorlanmaz. Hem mülkiyelidir, hem de temsil kabiliyetine haizdir, lisanı vardır en azından…
Nedendir bilinmez korunur, kollanır, kayrılır. Hatta bir ara Halkevleri Sanat Danışmanlığı gibi bir makam sunarlar.
İsmet Paşamızın milli şef olduğu yıllarda da değişen bir şey olmaz. Seçimler yapılır ama süreta… Valiler hem şehremini (belediye başkanı) olur, hem de CHP İl teşkilatını uhdelerine alırlar. Belli bir kadro işte… Tek kale maç yapar. Ki kitaplar buna zümre iktidarı (oligarşi) diyorlar.
Paşa, Yahya Kemal’i de unutmaz, İstanbul milletvekili (1943-1946) olarak çağırır Ankara’ya.
Yahya Kemal müzmin bekarlarımızdan biridir, Pakistan Büyükelçiliğinden emekli olduktan sonra bir süre İstanbul Park Otel’de (Gümüşsuyu sırtlarında lebiderya bir binadır) yaşar. Düzensiz hayatı yüzünden vücudu çöker, tedavi için Paris’e yollanırsa da şifa bulamaz. Son günlerini Cerrahpaşa’da geçirir ve böylesi bir 1 Kasım günü (1958) gözlerini hayata yumar.
HALBUKİ, OYSA…
Şimdi plağı çevirelim ve madolyanın öbür yüzüne bakalım…
Yahya Kemal şairdir bir kere, sanatkârdır. Bu konuda dostu düşmanı mutabık kalır. O, ecdada sövmenin marifet sayıldığı günlerde büyük bir boşluğu doldurur, mısraları ile kâh bin atlı akınlara katılır, kâh Süleymaniye avlusunda secdeye kapanır. Üstüne basa basa “maneviyatçıyım” der ve bedeline katlanmaya hazırdır.
Ki bu kararlı tavrı ile bazı amcaların ezberini bozar.
Anadolu’ya, Rumeli’ye ve hassaten İstanbul’a saf temiz samimi bir sevgi besler, ancak tutkuyla bağlananların söyleyebileceği beyitlere imza atar.
Uydurukçaya asla bulaşmaz, hece vezninin “kanun” olduğu yıllarda aruzdan caymaz (Dört Aruzcular). Büyük şair ve çok büyük bir alim olan Bakî’nin yolunda yürür, taklitçisin diyenlere aldırmaz.
Devlet adamıdır. Mustafa Kemal’in sofrasına oturabilen sayılı isimden biridir ama devrin çapsız şairleri gibi “atam atam” diye çığırma basitliğinde bulunmaz.
Hatta o davetlerden birinde Behçet Kemal Çağlar Atatürk’e ayaküstü bir şiir yazar, boyun damarlarını şişire şişire okumaya başlar. M. Kemal, Y. Kemal’e sorar: “B. Kemal’i nasıl buldun?”
“O bir fenomen” der, laf sokar kibarca…
Çıkarlar… Behçet Kemal övüldüğünü sanmaktadır, eğilir yılışır. Yahya Kemal elinin tersi ile yıkıl işareti yapar, “Git başımdan!”
M. Kemal yine sofrasına çağırdığı gecelerden birinde sorar “Ankara’nın nesini seviyorsun?”
“İstanbul’a dönüşünü!” der diğerlerinin şaşkın bakışlarına aldırmadan. “İstanbul’a dönüş” sarsıntılı bir şimendifer yolculuğu olmasa gerektir, mana içinde mana!
Onun bu sağlam duruşunun sebebini araştırırsanız şunlar çıkar karşınıza.
Çocukluğunda yaşadığı şehir, aldığı terbiye, ailesi.. Ki kısaca Üsküp ve Üsküplüler diyebiliriz buna.
EVLAD-I FATİHAN
Ona ait ilk kayda meşini yıpranmış bir Mushaf-ı şerifin ilk sahifesinde rastlanır.”Mahdumum Ahmet Agâh dünyaya geldi. 20 Teşrinisani 1300… Saat on bir buçuk raddeleri”
İshakiye Mahallesinde büyük valide Adile Hanımın konağında açmıştır gözlerini. O gece kar yağmıştır, Üsküp nadiren boyanır böyle buzlu beyaza…
Babası bir ara Belediye Başkanlığı da yapan ehil bir memurdur. Dedeleri, büyük dedeleri hürmet edilen zatlardır. Annesi Nakiye Hanım, Leskofçeli İsmail Paşazade Dilâver Beyin kızıdır. Bilirsiniz bu aileden şairler çıkar. Her iki tarafın cetleri de Şehsuvar Paşa’da (III. Mustafa devri sancak beyi) birleşirler. Ki şeksiz şüphesiz evlâd-ı fatihandırlar.
Şairimiz dadılar, uşaklar elinde büyür. Dadısı Fatıma Hatun hususi meziyetlerle mücehhez bir hanımdır. Çocuğu yoktur bu yüzden AA’a pek bağlanır.
Nanasının (Fatıma Hatunun) kocası Ali Zaim asırlar evvelki kâhyaları andırır. Kadim bir insandır, pos bıyıklıdır. Vakurdur, heybetlidir, sadıktır. Özenle işlenmiş, mavi çakşır giyer, lâhor işi kuşak sarınır. Cepkeninin cebinden kösteğinin zinziri sallanır.
Leskofçe muhacirlerinden Hüseyin Ağa sıradan bir uşaktır ama şairimiz önünde saygı ile eğilir ve Lala der ona. Battal Gazi Destanı’nı ilk kez ondan dinlemiştir zira. Hüseyin Ağa bazen yanık türküler mırıldanır, kâh gurbet havaları ile hüzün yüklenir, kâh kahramanlık ezgileri ile ağlatır.
Üsküp’te şairimizin doğduğu ev ve mektebinin bulunduğu semt.
AYAĞI ÖPÜLESİ ANA
Bütün bunlar bir yana Yahya Kemal’in üzerinde annesinin inanılmaz bir tesiri vardır. Nakiye hanım Ehl-i takva bir kadındır. Gün boyu Muhammediye okur, şairimiz ilk Kur’ân-ı kerim derslerini ondan alır.
Türkçe’yi onun dizi dibinde sever, güzel lisanımız için “anamın ak sütü gibi tatlı” diyecektir yıllar sonra…
Annesi sık sık “bak uğulcaazım” der, “dünyada iki insanı çok seveceksin tamam mı?… Önce yüzü suyu hürmetine kainatın yaratıldığı Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve selem, sonra Sultan Murat efendimizi!…”
İyi de hangi Murat? Birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci?
Üsküplüler Murad-ı Hüdavendigâr’la, II. Murat’ı mecz eder, ikisinden ulu bir hayal kurar, götürüp Murat Camiinin bulunduğu tepeye oturturlar. Murat dendi mi “devlet” gelir akla, o sıralar tahtta kimin oturduğu pek de umurlarında değildir aslında…
MÜREKKEP YALAMIŞ
Şairimiz anlatır: “Annem, beni bir gün kucağına aldı. Gözleri yaşlıydı. Saçlarımı okşadı. ‘Seni Mektep’e başlatacağız Agâh’ dedi, ‘korkma, sıkılma, orada oyun oynaycaksın akranlarınla’
Çarşıdan bana savatlı bir divit ile sırmalı bir cüzdan aldılar. Mektep sabahı büyük annem Adile Hanımın Elini öptürdüler; ninem beni bağrına bastı ve bir sarı lira sıkıştırdı avucuma. Sonra annemin, teyzelerimin ellerini öptüm. Evin harem kısmında veda işi bittikten sonra beni selâmlığa çıkardılar. Aman ya Rabbi! Minderlerde çepçevre insan, kimisi bağdaş kurmuş, kimisi diz kırmış. Bana bakarak: Maşallah! Maşallah! Diyor, iltifat ediyorlar. Babam kolumdan tutarak Hoca Sabri Efendinin önünde diz çöktürdü. Önünde bir rahle, üzerinde de yeşil bir kâğıt var Sabri Efendi elimi tuttu, kamışı hokkaya daldırdık yeşil kâğıdın üzerine “Rabbi yessir…” yazdırdı. Güya ben yazmışım gibi aferin. aferin diyorlar. Sonra yazının üzerine toz şeker döktü, ‘haydi göreyim seni mürekkebi yala’ . Kâğıdı yaladım. Alkışlar alkışlar. Maşallah… Subhanallah…
Derken eller açıldı, dua … Mahalle arkadaşlarıma (ki artık mektep arkadaşım olacaklardı) şerbetler sunuluyor külah külah şeker dağıtılıyor bu arada. Beni faytona bindirdiler, çocuklar ardımızda.. Kafile mektep yoluna koyuldu, koro halinde başladık mı ilâhîye, sokaklar çın çın çınlıyor
Şol cennetin ırmakları
Akar Allah deyu deyu
Çıkmış İslam bülbülleri
Öter Allah deyu deyu
Esnaf dükkanlarının önüne çıkmış gülümsüyor, kafes arkalarında, saçaklarda tülbentli başlar sallanıyor. Nitekim Saat Bayırından çıktık, Beyanbaba Türbesi denilen o muhteşem türbeden sonra Yeni Mekteb göründü. Hocam Gani Efendi beni yüksek tavanlı, geniş bir divanhaneye aldı. Kendi rahlesi, dipte, değirmi bir sofa hâlinde. Çocuklar postekiler üzerine çökerek okurlar…
MEKTEPLİ AGÂH
Agâh, annesinin özenle oyaladığı şilteyi Muallim Gani Efendinin arkasına koyar ve tedrisat başlar. İlk okuyabildiği eser bir ilmihal kitabıdır ve başında “Elhamdülillah biz Müslümanız… Din-î mübîne ser – beste – gânız!” yazar.
Artık evde annesi ile Muhammediye okur, cennet cehennem sırat köprüsü hakkında sorular sorar.
Sekiz yaşına girdiğim bir sonbahar günü beni Yeni Mektepten aldılar, hakikaten yeni bir mektep olan Mekteb-i Edeb’e yazdırdılar. İşte bu şarktan garba ilk geçişim oldu. On bir yaşımda iken buradan şahadetname aldım.
Biricik validesi vefat ettiğinde 13 yaşındadır. Artık kendi deyişi ile sofu olmuştur, her gün İsa Bey camisine gider ve Yasin-i şerif okur anacığının aziz ruhuna…
“Üsküp’te, biz Türkler, en maddî, riyazî ve doğru bir tarih hesabiyle, Milâdın 1392 senesinden 1914 senesine kadar tam beş yüz on sene oturmuştuk. Lakin 1392′de fethedilen Üsküp şehir filan değil bir kaleciktir. Yıldırım Beyazıt Üsküp’ü hem feth hem de tesis eder II. Murat ise mamur kılar Rumelinin önemli merkezlerinden biri yapar.
Şehrin imarı ile uğraşan Paşa Yiğit adlı Türk beyi ile onun oğlu Oruç Paşa’nın adı mahallelerde yaşar. Üsküplüler II. Murat’ın kurmaylarından Sırbistan fatihi Gazi İshak Bey’i ve onun oğlu Gazi İsa Beyi (ki o da Fatih’in silâh arkadaşıdır) yaptırdığı muhteşem camilerden tanırlar.
Şehrin ötesinde berisinde mezar taşları vardır ve hepsi hakkında bir şeyler anlatırlar.”
Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer
Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer!
KULAĞINDAKİ EZAN
Şehir o kadar Türk o kadar müslümandır ki kokusu sinmiştir toprağına.
Üsküp ki Şar Dağında devamıydı Bursa’nın
“O yaşlarımda ben, Üsküp minarelerinden yükselen ezan seslerini duyarak, içim bu seslerle dolarak yetişiyordum. Ezan-ı Muhammedi başladığı zaman evimizde ruhanî bir sessizlik olurdu. Galiba Üsküp’ün sokaklarında da böyle bir rüzgâr dolaşır, bütün şehri bir mabet sükûnu kaplardı. Annemin dudakları ism-i celâlle kımıldardı. 1300 sene evvel, Hazret-i Muhammed’in Bilâl-i Habeşî’den dinlediği ezan, asırlarca sonra hem dinî hem millî sedamız olmuştu. O anda semamızın mağfiret âleminden gelen ledünnî bir sesle dolduğunu hissederdim.
Lâkin bu sesler, beni bütün ömrümde bırakmış değildir. Müslüman Türk çocuklarının dinî ve millî terbiyesinde ezan seslerinin büyük tesiri olduğuna inanırım. Paris’te iken bile, hiç münasebeti olmadığı hâlde, kulaklarımda Üsküp’teki ezan seslerinin akseddiği anlar olmuştur.”
İşte şairimiz, böylesi faziletli bir annenin evlâdıdır.
Ve nurlu Üsküp, Skopje olmamıştır daha…
Yazan: İrfan Özfatura
http://www.saatlimaarif.com/detay.asp?ContentID=3559 |
|
|
Tweet This Post
* Yalnızca İslamiyet’e inanıyoruz.
* Rönesans’tan sonraki dünyanın İslami gözle görülemediğine ve güdülemediğine inanıyoruz.
* Tanzimat’a kadar tüm hezimet tarihimiz boyunca, meydanın ham ve kaba softaların elinde olduğuna inanıyoruz.
* Tanzimat’tan beri yapılan inkılâpların, bu cemiyeti örseleyip gerilettiğine inanıyoruz.
* Davanın kendi ruh kökümüzü muhasebe ve murakabe etmek olduğunu; kaybettiğimiz kıymetleri öz bahçemizde kuyuya düşürüp şaşkınlar gibi sokak sokak dışarıda kıymet aradığımıza inanıyoruz.
* İslamiyeti bildiğimizi sandığımıza, halbuki tek bilmediğimizin İslamiyet olduğuna inanıyoruz.
* Biz, kısaca, her şeyin İslam’da olduğuna inanıyoruz. Yeni asrın ruh ve kafa çilesinde süzülecek tahlil ve terkiplerin bir ideolocya binası kuracağına, onun isminin de zaman ve mekan ölçüsüyle “Büyük Doğu” olduğuna inanıyoruz!
Tweet This Post